14 Eylül 2009 Pazartesi

Atlantis Ege’de Olabilirmi?

1834 yılında kaşif ve gezgin Charles Texier,İzmir’e geldiğinde Bayraklı’nın arkasındaki tepede bulunan höyüğü görür görmez burayı”Tantalos’un Mezarı”olarak tanımladı.Pausanias’ın yazdıklarından ve tanımlamasından yola çıkmıştı.Mezarın Miken tarzı olmasının dışında fazla bir kanıtı yoktu.Yani yanılıyordu.Aynı türden tartışmalar Yamanlar dağı eteklerinde bulunan Eski İzmir kalıntıları hakkındada yapılmıştı.Tartışmalar 1945 yılına kadar sürdü.Oysa biraz daha batıda Antik Magnesia’ya doğru bakmak gerekiyordu.
Şimdi bir başka önemli kaynağa yöneliyoruz.Kaynak Roma’da İmparator Hadrian döneminde yaşamış olan Pausanias’tır…Pausanias bir deprem kronoloğudur ve görüldüğü kadarıyla Ege’ye olan ilgisi büyük boyuttadır.MÖ 373 de Achea’da bizzat yaşadığı depremden sonra depremleri araştırdığını söylüyor.Pausanias,depremlerin özelliklerini uzun uzun anlattıktan sonra şöyle diyor;”Sipil Dağı’nın üzerindeki kent yarığın içinde kayboldu sonra yarıktan sular fışkırdı ve oluşan göle Saloe adı verildi.Kentin kalıntıları halen gölün dibindedir ve görülebilmektedir”Yazar bize Kentin adını söylemiyor ama Romalı ansiklopedi yazarı Pliny,Magnesia bölgesinde bataklıkların altında Maeonia’nın antik baş şehrinin bulunduğunu yazar,kent deprem sonucu toprak tarafından yutulmuştur.Yine Pliny’e göre aynı yer,yani Spil adlı yer,Tantalis adlı Kutsanmış kentin olduğu yerdir.Beşinci yüzyılda yaşamış olan mitograf Pherecydes de Spil Dağı’ndaki Tantalos Krallığı’nın bir depremle yok olduğundan söz eder.Buradada Atlas/Tantalos benzerliği Atlantis/Tantalis olarak karşımıza çıkar.Ve sonuçlar aynıdır.

Magnesia’da(Manisa)pausanias’ın tanımladığı bir çok ipucu bulunmaktadır,çünkü Spil oradadır,Pelops’un tahtı,Tantalos’un gerçek mezarı,Saloe gölü oradadır.Ayrıca Hitit tarzı bir Ana tanrıça Kybele heykelide oradadır.Pausanias Spil Dağı’nın kuzeyinde bir çok tanrıların anası heykeli bulunduğunu ve Magnesia’lıların dediklerine göre bunların Tantalos’un oğlu Broteas tarafından yapıldıklarını yazar.İkinci önemli gönderme ise Tantalos’un oğlu Pelops’un tahtının Spil’de bir tepede bulunduğudur.Pausinias bunları söyler ve orada artık bir tapınağın bulunduğunu belirtir.1887’de gerçektende Spil eteklerindeki bir tepede,bir Tapınak bulundu ve bu tapınakta ana tanrıça inancının izleri vardı.

Bütün bu izler çoğaltılabilir.Peter James,Niobe Kayası’nı ve Yarıkkaya’nın ardındaki Sülüklü gölün Tantalis’in gölü olduğunu irdelemektedir.

1.Bir göl veya bataklık olmalıdır(Saloe)
2.Spil dağının kuzeyinde bir ova olmalıdır,

3.Tantalos’un mezarı yakınlarda olmalıdır,
4.Yarıkkaya yakınında su kaynakları olmalıdır,
5.Tantalos’un oğlu Broteas’ın yaptırdığı Kybele yakınlarda olmalıdır,
6.Pelops’un Tahtı kuş bakışı bakan bir yerde olmalıdır,

Bütün bunlar yerlerindemidir?

Çağlar boyunca bölgede korkunç depremler olmuştur,deprem dalgaları öylesine büyük değişimler meydana getirmiştirki adeta bölgeyi tersine çevirmiştir.Aynen Platon’un Atlantis’in yok oluşunu anlattığı gibi…Tarihçi Tacitus,MS 17’de tüm Lidya’nın sarsıldığını ve başta Sard olmak üzere 20 ünlü kentin yok olduğunu yazar.Spil ve Magnesia’da bu yıkımdan payını almıştır.Bunun anlamı geriye çok az bir izin kalabileceğidir
Ege’nin coğrafi yapısı ve Akdenizin sularının büyük bir depremle Karadeniz’e boşaldığının anlatıldığı “Tufan”Efsaneleride göz önüne alındığında ve Yunanistan’ın Santorini/Atlantis tezini dünyaya sattığı düşünüldüğünde.Çok daha fazla ipucunu barındıran Batı Anadolu/Atlantis tezi neden gerçek olmasın.Eğer gerçekten Atlantis’in üzerinde oturuyor ve yaşıyorsak,Atlantis’lilerin soluduğu havayı soluyorsak(Gerçi o zaman hava kirliliği yoktu)unutmamalıyızki sahip olduğumuz toprakların değeri çok daha fazladır.Ve biz çok genç bir Cumhuriyet olarak binlerce yıllık geçmişte varolan dev uygarlıkların yaşadığı topraklarda biz henüz hiçbir şey yapmış değiliz...
                                                              SON

10 Eylül 2009 Perşembe

ATLANTİS EFSANESİ...


“Dün kentinden ve hemşehrilerinden söz ettiğinde aklıma tekrarlamakta olduğum bir hikâye gelmişti ve senin, nasıl bir esrarengiz rastlantıyla Solon’un anlattıklarıyla harfiyen uyuştuğunu görmekle şaşırdığımı söylemiştim”.(Platon-Kritias İsadan önce 4.yüzyıl.)
“O halde, Sokrates, garip ama gerçekten doğru olan şu hikâyeyi dinle.” Kritias bu hikâyeyi dedesinden (onun da adı Kritias’tır) dinlediğini söyler. Dedesi de babası Dropides’ten, o da Yunan bilgesi Solon’dan dinlemiştir. Solon ise İÖ 600 yılından hemen sonra bulunduğu Mısır’da Mısır rahiplerinden duymuştur. Böylece Platon’un kendi anlatımına göre Kritias’tâ iki yüz yıl önce
ortaya atılmış bir hikâyeyi dolaylı olarak duymaktayız.
Mısırlı rahipler Solon'a "bütün kentlerin en iyi yönetileni" olan eski Atina hakkında bir hikâye anlatmışlardı. Platon'un mükemmel devlet modeli işte zamanından 9300 yıl öncesinin bu eski Atina'sıdır. Rahipler Solon'a, eski Atinalılar'ın en büyük kahramanlık eylemini anlatırlar: Atinalılar "Avrupa'nın ve Asya'nın tümüne bir sefer açan büyük bir devleti" savaşta yenmişlerdir. Bu yayılmacı millet "Herakles Sütunları"nın ötesinden, Atlas Okyanusu'ndan gelmiştir. Ve bu büyük devletin adı Atlantis'ti...
İnsanlığın Çok Eski çağlarının derinliklerindeki ve eski dünyanın tümüne hâkim olan büyük ve güçlü bir milletin akıl almayan bir felaket sonucunda neredeyse bir gece içinde sona ermiş olması insanları iki bin yıldır meşgul etmektedir.Bu uygarlık Atlantis Uygarlığıdır…
Platon, Atlantis ya da eski Atina tarifini gerçek tarihe mi dayandırmıştır, yoksa bütün olayı uydurmuş mudur? Platon’un zamanındaki Yunanlılar’ın perspektifinden bile eski sayılacak önemli bir Akdeniz uygarlığı vardı ve bu da, en azından kısmen büyük doğal felaketlerle imha olmuştu: Minoslular’ın Girit’i.Bazı çağdaş bilimadamları Atlantis’in yeri ve boyutları Kritias’ta yanlış ifade edilmiş ya da abartılmış olsa da, (belki de yanlış çeviri nedeniyle) Platon’un hikâyesinin Yunanistan’ın doğusunda ve Ege Denizi’nde Girit’in kuzeyindeki Thera adasının yanardağ patlamasına dayandığı fikrindedirler.

İÖ 17. ya da 16. yüzyıldaki Thera patlamasından kalan volkanik püskürtüler, 1838′de patladığında on binlerce insanın ölümüne neden olan Krakatoa’nınkinin iki katıdır. Thera’daki daha büyük patlama çok etkili olmuş olmalıdır ve bu nedenle de tesirin dolaylı olduğu Mısır gibi ülkelerin tarihi kayıtlarında yer alması mümkündür.
Bazıları için Minoslular’ın Girit’i Atlantis’tir ve Platon, Kritias’ta ülkenin Thera patlamasıyla yokolmasını çarpıtmıştır. Ancak bu iddiayı sürdürebilmek için Girit’in yerinin neden yanlış olduğu, boyutlarının neden farklı olduğu, neden yanlış zamanda gelişmiş olduğu, Atina ile hiç savaşmadığını ve bir felaketle yok edilmemiş olduğunu açıklamak gerekecektir.
Arkeoloji, Minos kıyı topluluklarının Thera’daki patlamanın yarattığı tsunami dalgalarıyla ağır hasara uğradığı halde Minos uygarlığının daha iki yüzyıl yaşadığını ve hatta geliştiğini kanıtlamıştır.
Başka bilimadamları Thera’daki ünlü Minos kolonisinin Atlantis için model olduğunu iddia etmişlerdir. Minoslular’ın buradaki yerleşim merkezi yanardağın patlamasıyla yok olmuştu, ancak Platon’un da eski bir uygarlığın bir ileri karakolunun yok edilmesinden söz etmediği de kesindir. Yine de, Thera, Platon’un Atlantis modeli olamayacak kadar yanlış yerde, yanlış boyutta ve yanlış çağdadır.
Masalmı Gerçekmi:
Atlantis konusunda herhangi bir tartışma bu kayıp kıta hakkında 19. ve 20. yüzyıllarda ileri sürülen gerçekten garip iddialardan söz edilmeden tamamlanmış olamaz. Minnesota Eyaleti kongre üyesi, iki kere başkanlık adayı ve amatör bir tarihçi olan Ignatius Donnelly 1881′de, “Atlantis: The Antediluvian World” adlı kitabını yayımlayarak efsaneyi herkesten çok canlandıran kişidir.Donnelly’ye göre Platon’un Atlantis’i Mısır, Mezopotamya, İndus Vadisi ve Avrupa’nın olduğu kadar Güney ve Kuzey Amerika uygarlıklarının kaynağı ve büyük kültürel başarıların kökenidir. Donnelly’nin tezi çağdaş arkeoloji ya da jeoloji araştırmaları altındaki dayanak noktalarından yoksundur. Bu kültürlerin evrimlerini, değil Atlantis’e, başka herhangi bir tek ana kaynağa borçlu olduklarını gösteren herhangi bir kanıt yokturAncak, diğer 19. ve 20. yüzyıl düşünürleriyle karşılaştırıldığında Donnelly, bir entelektüel itidal örneğidir. Helena Blavatsky’nin liderliğini yaptığı Teosofistler,Atlantisliler’in uçakla uçtuklarını ve uzaydan gelen yabancılardan aldıkları ekinleri biçtiklerini iddia ediyorlardı.Daha yakın zamanlarda, geç 20. yüzyılda yaşayan psişikler, kayıp kıtadan ruhlarla bağlantı kurduklarını iddia etmişler ve modern dünya insanlarına Atlantisliler’den çeşitli öğütler aktırmışlardı. Kuşkusuz bu iddiaları destekleyen hiçbir kanıt yoktur.
Neredeydi?
Tanınmış Yunan gezgin ve tarihçi Herodot, bu günkü Sahra’da yaşamış olan garip bir halktan söz eder ve onların Atlantisli olduğunu söyler. Bu efsanevi ülke zaman zaman yerküremizin, birbirleriyle hiç ilgisi olmayan noktalarına yerleştirilmeye çalışılmıştır. Yunanlı tarihçi gibi günümüz romancılarından Pierre Benoit gibi yazar araştırmacılar, bu ülkenin, Sahra’nın Fas Atlaslarına yakın bölümünde bulunduğunu iddia etmişlerdir. O zamanlardaki Sahra bu günkü gibi çöl değil, aksine yemyeşil ve bereketli bir yerdi. Bu ülke insanlarının torunları tuaregler olmalıdır, zira mavi derileriyle meşhur bu insanların kökenleri saptanamamıştır.Diğer bazılarına göre de Atlantis, Baltık Denizinde veya İzlanda ile Grönland arasında yer almaktadır. Bazen ise Kafkasya’da bulunduğu iddia edilmektedir.Bütün bu tezler içinde en çok rağbet göreni ise Atlantik Okyanusu’nun ortasında yer aldığıyla ilgili olanı.Bu tezden ilk söz eden Platon (Eflatun) olmuştur. Platon, Atlantis’le ilgili ‘Timea’ adlı eserinde bu konuyu çok detaylı ele almıştır. Ama bu tradisyona birbiri ile ilgisi olmayan pek çok uygarlıkta da rastlanmaktadır. Öne sürülen ifadelerin çoğunun birleştiği nokta, bu uygarlığın çok yüksek bir evrim seviyesine erişmiş olduğu. Tip olarak siyah saçlı ve çıkık elmacık kemikli olan Atlantisliler, maddeye hakim olacak güçte sihirli bilgiye sahiptiler. İnanılmaz derecede yüksek bir teknolojileri vardı, başkentleri olan Poseidon ’da altın tapınakları vardı. Tunçtan yapılmış geniş bir sur ile çevriliydi ve bolluk, bereket içindeydiler.Atlantis’in yok oluşuna, işte bu ileri teknoloji ve o doymak bilmez iktidar hırsı neden oldu. Atlantisliler, dikkatsiz davranarak, “negatif güçleri” uyandırdılar ve kim bilir, belki de atomik bir bir tufan sonucunda dalgalar arasında yok olup gittiler. Atlantis, üzerinde yaşayan halk ile birlikte bir gün ve bir gece içinde volkan ateşleri, yer sarsıntıları ve her şeyin yutan suların arasında kayboldular…Atlantik ’de yer alan bu günkü Azor ve Kanarya adaları, her halde Atlantis’in sular üzerinde kalmış olan izleridir ve Tenerif adasındaki Teide Tepesi de Atlantis ’lilerin büyük kutsal dağının en yüksek tepesi olmalıdır.Kayboluşundan 10000-12000 yıl sonra Atlantik Okyanusunda bu efsanevi ülkeye ait kalıntılar bulunmuştur: Aniden okyanusun içinden fışkırmış olan volkanik adalar, Bahama adalarındaki Bimini ’de görülenlere benzer taş döşeli devasa bloklar gibi. Bilmediğimiz efsanevi bilgilerin anahtarına sahip olan bu esrarengiz uygarlık konusunda, ezoterizm, gizemcilik ve okültizmle ilgilenenler, kulakları kirişte yeni haberleri beklemekteler…Acaba Atlantis efsanesi insanlığın uğradığı son kıyametin günümüze gelmiş bilgi kırıntılarımıdır?Pasifik’te,Akdeniz’de,Ege’de,Kafkasya’da,Karadeniz’de olduğuna dair ileri siürülen tezler var. Belki de hepsinde doğruluk payı var. Bir kıta mı yoksa tüm gezegen mi değişime uğradı henüz tam olarak bilemiyoruz ki?Tek bir kıta değilse elbette pek çok yerde kalıntılara rastlamak mümkün. Bu kalıntıların birinden gerçek tarihi belgelere ve kanıtlara ulaşıncaya kadar beklemek zorundayız.

Uyuyan kahin:Ünlü Kahin Edgar Cayce ise, ‘Tufan Öncesi Atlantis’ ve İnsanın Kaderi adlı eserlerinde, Batık Atlantis Kıtası’nın tekrar yeryüzüne çıkacağını, ‘Okumak’ adını verdiği kayıtlardan öğrendiğini belirtmişti. İkinci Dünya Savaşı, A.B.D.’deki ırk mücadelesi, Vietnam Savaşı, Kennedy’nin öldürülmesi ve binlerce kişiyle ilgili kehanetleri hep doğru çıkan Cayce, okumalarına göre; Los Angeles, San Fransisco ve New York’un tamamına yakının yerle bir olacağını, Japonya’nın büyük bir kısmının sulara gömüleceğini, jeolojik hareketlerin Kuzey Avrupa’nın şeklini değiştireceğini, Sovyetlerde komünizmin son bulacağını, Amerika ile yeni bir ittifaka gideceklerini ve Batık Atlantis Kıtası’nın tekrar su yüzüne çıkacağını gördüğünü söyledi.Gerçekleşir mi? Edgar Cayce’nin ikinci bir adı da ‘Uyuyan Kahindir’. Nostradamus’tan sonra dünyanın ikinci büyük kahini olduğu iddia ediliyor. Gerçekleşen olaylar var ama tedbir açısından şimdiden bir şey söylemek pek mümkün değil… En azından böyle bir yeteneğe duyulan saygı adına… Yaşayıp görmek gerek…Cayce’ye göre Atlantis Efsanesi söyle: Atlantisliler İ.Ö. 10500 yılından da önce Mısır’a göçtüler ve Atlantis’in 40 bin yıllık kayıtlarını da aldılar. Platon’a göre ise, adlarına Naakaller denilen Mısırlı rahipler Solon’a Atlantis'in gerçek öyküsünü anlattılar. Cayce, bu kayıtların, Sfenks’in yakınlarında, henüz keşfedilmemiş ve tamamen toprağın içindeki bir piramidin ‘Kayıtlar Salonu’nda bulunacağını söyledi.Cayce’nin okumalarını gerçekleştirdiği 1923-1944 yılları arasındaki 20 yıllık aktif dönem sürecinde, Atlantis ile ilgili geniş bir bilgi birikimi elde edilmiş ve bu bilgiler, Cayce’nin Virginia Beach’de kurmuş olduğu Araştırma ve Aydınlanma Cemiyeti (A.R.E) tarafından arşivlenmiştir...

Atlantis ve Kafkasya ilişkisi
Atlantis insanlık tarihinin en büyük muammasıdır...Efsane şöyle baslar; zamanımızdan 11.500 yıl kadar önce genellikle bir çoklarının Atlas Okyanusunda olduğunu iddia ettikleri bir kıta varmış. Bu ülke insanlığın, özellikle beyaz-Ari ırkın doğduğu ve çok üstün bir uygarlığa yükseldiği bir adaymış. Büyüklüğü Libya ye Asya (Anadolu)’nın toplam alanından daha genişmiş. Burada Güneş’e tapan bir dini ve teknolojide çok gelişmiş bir ilmi benimsemiş, çok yüksek kültüre sahip ve çok uygar bir millet yaşarmış...Atlantisliler, Avrupa, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Orta Amerika kıyılarına yaptıkları seferler ile ora halklarına bu uygarlıklarını aşılamış ve koloniler tesis etmişlerdi.Sık sık meydana gelen depremlere ada halkı alışmışsa da. gene epeyce zararlı. oluyordu. Bir gün çok şiddetli depremler sonucu, Atlantis adası tamamıyla sulara gömülerek yeryüzünden yok olur ve silinir gider.

Bir çok alime göre, Atlantis, Atlas Okyanusunda değil, fakat başka bir yerde idi. Örneğin, Akdeniz'de, veya Ege’de Tera adası, Afrika’da, Kuzey Denizinde, vs., bazı araştırmacılar ise bu muamma ülkenin Kafkasya'da olduğundan bahseder, bunlar Reginald A. Fessenden, Delisle de Sales, Hermann Wirth, gibi tarihçi ve araştırmacılardır. Atlantis kıtasının Kafkasya'da olduğu gerçekte ispatlanamayacağı ve mantığa aykırı olabileceği düşünülebilir, fakat gerçek olan bir şey vardır ki Kafkasya ile Atlantis arasında çok yakın bir ilişki saptanmıştır.Kafkasya’ya gelince konumuz dahiline giren, özellikle Kuzey-Kafkasya birçok efsane ve masallara konu olmuş, iklimi, geçmişi, coğrafyası ve tarihi ve insanları ile çok ilginç bir ülkedir. Bu özellikle Çerkezistan (veya Çerkezya) bölgesinde 19ncu yüzyıldan beri yapılan arkeolojik kazılarda çok ilginç ve kıymetli kral mezarları. ve katakomb kültürü ve uygarlığının kalıntıları keşfedilmiştir, (E. Chantre) Maikop ve civarında. Gene sahilde Tuapse' den içerde Osetya’ya kadar olan bölgede ki bu da eski Çerkezya mıntıkası. olarak kabul edilir, Dolmen denilen yekpare taş yapıtlara rastlanmaktadır. Bunların birer mezar mı yoksa birer anıt mı oldukları henüz belirlenememiştir.Kafkasya hakkında iki çok şümullü eser yazmış olan ve bu ülkede Çarlık devrinde ve sonra bizzat geziler yapmış bulunan İngiliz John F. Baddeley, ikinci eserinde, Kuzey-Kafkasya’da görmüş olduğu “Devasa” harabelerden bahseder. Dünyada diğer bir eşinin ancak Güney Amerika'da,Bolivya'da, 4000 metre yükseklikte Titicaca gölünün sahillerinde, “Tihuanaco” kalıntılarında görüldüğü bu “Devasa" harabelerin nasıl bu yüksek yerlerde binlerce yıl evvel, ne gibi aletlerle ve kimler tarafından yapıldığı muamması hala çözülmemiştir. Baddeley'in gördüğü harabeler Osetya mıntıkasında, Kaluat köy sırtlarında, Edisa adı ile anılır. Yazar bu kalıntıları yerli Prof. Melitset Bekof ile gezmiş ve hayran kalmıştır. Adına “Devler Kalesi denilen bu yapıtlar yüksek bir plato üzerine kurulmuş olup, birkaç dönümden fazla bir alanı kaplamakta idi. Volkanik olduğu iddia edilen ve yüzlerce ton ağırlığında kayalardan yapılmıştır. Dikdörtgen şeklinde olan duvarlarının kalınlığı yerine göre üç metreden fazladır. Taşlar yekpare bloklar olup kesilmiş veya yontulmuş değildir,sanki kalıptan çıkmışsa benzer, yüzlerce ton ağırlığındadır her bir taş. Herhangi bir çimento gibi madde ile yapıştırılmamış olup, gayet düzgün şekilde aralarında milimetrik bir açıklık olmadan birbirlerine uyum sağlamışlardır. Böylece bu görkemli yapıt insan üstü bir kalıntı. Görünümü vermektedir.
Baddeley’in sorusuna cevaben, Prof. Melitset Bekof, bunların Keltler'den kalma olabileceğini söyler, fakat Baddeley' e göre bu eserin Kafkas-Nart mitolojisine de dayanabileceği tasavvur edilebilir.Bunun gibi daha birçok izah edilemeyen sırlara sahip olan Kafkasya'da geçmişte çok büyük bir uygarlığın bulunduğu ve orada yaşamış insanları etkilediği inkar edilemez.Sonraları halk evvelce değindiğimiz gibi bu büyük uygarlığı unutmuş basit bir pastoral hayat yaşamaya başlamıştır. Fakat en ilginç nokta şudur: Kuzey-Kafkasya halkları, özellikle Çerkez dediğimiz, Adige’ler ilk çağlardan beri bu ülkenin otokton yerel ahalisini teşkil etmektedir Adigeler'in, Şhabze denilen yazılmamış ve fakat en küçük noktasına kadar uygulanan töre ve adetleri, yani bir nevi anayasaları. vardır. 19 uncu yüzyılda Avrupalılar'a kıyasla basit bir hayat ve toplum düzeni yaşayan bu Çerkezler' in arasına gelerek bin yıldan fazla yaşayan İngiliz araştırmacı ve seyyah James S.Bell, bu insanlar için; “Bütün gördüklerimin bana verdiği kanı şudur, genellikle Çerkezler, şimdiye kadar tanıdığım, işittiğim ve okuduğum milletlerin en kibar ve nazik olanıdırlar." diye yazmıştır.Gene Çerkezleri 1818-1819 yıllarında ziyaret etmiş olan Şövalye Kont T.de Marigny, bu insanların arasındaki terbiye, büyüğe ve kadına saygı, boğazına, beline ve diline sahip olmada gösterdikleri irade ile misafirperverlik, fazilet ve inceliklerini uzun, uzun anlatır ve eğer ailevi vaziyeti müsait olsa idi, bu insanlar arasına yerleşip geri kalan hayatını orada yaşamak istediğinden bahseder.

Şimdi en mühim noktaya gelelim; yazılı bir kanunları,polisi, üniversitesi, yazılı bir edebiyatı ve maliye teşkilatı, para, altın ve diğer değerli kıymetlere dayanan bir ekonomik düzeni olmayan bu toplumun,ilkel, barbar bir kabile düzeni olması gerekirken; halkın birbirini yağmaya, sefahate, içkiye ve eğlenceye düşkün, korku ve dehşetin kol gezdiği bir düzende yaşaması icap ettiği şartlarda, aksine bu ilkel şartların mevcut olduğu bu toplumda, bin yıllık bir gelişmeden geçmiş bir İngiliz milletinin, veya diğer ileri milletlerin, tahsil, kanun ve devlet otoritesi ile gelişmiş niteliklerinin yerleşmiş ve geçerli olduğu görülmektedir. Bu ileri ülkelerde bu gibi töreleri ve terbiyeyi uygulamak için, yüzlerce yıllık tahsil ve eğitim ile devamlı,. tekamül eden kanunlar yapılır ve bunlar polis, asker vs., kuvvetlerle işleme sokulurken, Çerkezler'de tamamen doğal olarak uygulanmakta ve asırlardan beri devam edegelmekte idi. Rus işgaline kadar(1864) bağımsız Çerkezya'da yalnız misafir olmayan ve izinsiz ülkeye giren yabancılara karşı tecavüz,hırsızlık ve düşmanca hareket görülmüştür.

Çok eski devirlerde Araplar büyük tufandan önce var olan bir ada uygarlığından ve burada yaşamış olan AD diye bir kavimden bahsederler. Bu adanın deprem ve tufan sonucu battığını efsane ederler. Bu batan ada efsanesi Atlantis ile aynıdır. Atlantis, 1976Sonraları tek tanrı dinleri ilk insana Adem demiştir... Acaba bu ilk insan değil de ilk kavim olmasın?Çerkezler kendilerine, kendi lisanlarınca ADIge derler. Bu da AD'dan gelen anlamına gelebilir. Bir de ADemey adında bir Çerkez boyu vardır ki geçmişinin Adem’e dayandığını iddia eder. Eflatun, Kritias adlı diyalogunda Atlantisliler'den ve adetlerinden bahsederken şunları yazıyor; “Törelerine ve adetlerine çok bağlı idiler. İlahlarına karşı saygılı idiler. Çünkü yüksek bir seciye ve ruh asaleti taşıyorlardı. Nezaket ve akıl onların hayatlarında ve karşılıklı ilişkilerinde en önemli yöntemleri idi. Ahlak en önem verdikleri kıymet idi. Dünyevi şeyler ile o kadar ilgilenmezlerdi, mal, mülk, altın, servet onların alakadar oldukları mevzular değildi. Bunlara dünyevi bir yük olarak bakarlardı. Lüks ve sefahat onları. zehirlememişti. Servet onların iradelerini kırmamıştı. Aklı başında, ayık insanlardı. Bu dünyevi mal, mülk,servet ve sefahatin arkadaşlık, şeref ve karşılıklı saygılarını yitirebileceğinin tehlikesini kavramış, mütevazi insanlardıEflatun’un Atlantisliler'in adetlerinden bahseden bu sözleri, şaşırtıcı bir benzerlikle, Kont de Marigny, E.Spencer, J. Sbell, J. A. Longworth ve D. Urquhart gibi Avrupalılar'ın Çerkezler hakkındaki anılarına benzemektedir.

Bu iki kavmin töreleri ve adetleri arasındaki benzerlik hayret vericidir. Bazı şüpheciler, Atlantis'in tamamen hayal ürünü olduğunu ve Eflatun’un ideal bir Atina yaratmak için bu ideal halk ve devlet fikirlerini Atlantis efsanesini yaratarak yaymak istediğinden bahsederler.Eğer bu iddia doğru ise, demek ki Eflatun’un kurmak istediği ideal Atina ve ideal toplum, binlerce yıl Çerkezya da gerçekleşmiş olmuyor mu ?Avrupa'da Bronz devrinde etken olmuş bir Etrüsk uygarlığı vardı. Italya’nın Ligurya yöresinde gelişmiş olan Etrüsk uygarlığı sonraları Roma'lılar tarafından tasfiye edilmiş ve yok olmuştur. Bugüne dek çözülememiş bir alfabeleri vardır. Silahları ve harp arabaları bronzdandı. Geriye çeşitli sanat eserleri bırakmış olan Etrüskler, Italya’ya, Anadolu'dan Lydia'dan geldikleri söylenir. Bu kavim Hititler'in bir kolu idi,Anadolu'ya yerleşmiş Kafkas asıllı bir ırk olduğu iddia edilir. Fransız dilbilimcisi, Georges Dumezil ise Çerkezlerin Ubıh boyu lehçesinin Hititçe ile aynı olduğunu kanıtlamıştır. Britanika Ansiklopedisi, açıkça Etrüsk lisanının Kafkas dilleri ile alakalı ve çok fonetik benzerlikleri olan bir dil olduğunu yazar. (Encyclopedia Brittanica, Etruscan Language). Birçok Avrupalı dilbilimci ve etnolojist ve araştırmacı da bu tezi savunmaktadırlar. 19. yüzyılda yaşamış Çerkez tarihçisi, Noguma Şura Bekmurzin, Etrüskler'in, Ligurlar'ın ve Pelasglar'ın Kafkas asıllı kavimler olduğunu iddia eder. Bu tezi savunanlar arasında son devrin araştırmacı ve yazarlarından Aytek Natımok ve Gunokue K. Özbay da vardır.Eflatun ise Etrüskler'in yerleşim merkezi ve ülkesi olan Ligurya için özellikle Atlantis'in bir kolonisidir der. (C.Berlitz.Mystery of Atlantis).Tarihçi Alexander Başmakof insanlığın geçmişinin esrarı hakkında şunu yazmıştır; "Tarih öncesi (prehistorik) devirlere ait anahtarlar halen Kafkas ve Pirene (Bask) Dağları'nın yüksek vadilerinde yaşayan kavimlerin elindedir.
Basklar, İspanya'nın Pirene Dağları ve Atlantik Okyanusu kıyıları ile Fransa hududu yakınlarında yaşayan Avrupa'nın en eski bir değişmemiş kavmidir. Basklar dürüstlükleri, enerjik tavırları, sadakatleri ile temayüz etmiş bir millet olup aynı zamanda hala büyü ve büyücülüğe inanırlar. Çok batıl itikatları vardır. Lisanları Avrupa'nın hiçbir lisanına benzemediği gibi, çok eski devirlere. dayanmaktadır. Mağara devri günlerinin, Kro-Magnon insanlarının lisanını andırır bir kökten gelir. Mesela ‘tavan kelimesi mağaranın üstü manasına olup,’bıçak' kelimesi ise ‘kesici bir taş anlamına gelen bir cümleciktir. Bu milletin antikitesi, Atlantis hakkında bir kitap yazmış olan, yazar Spence'in Atlantis'ten göç edenlerin zaman zaman İspanya ve Fransa sahillerine yerleştiklerini bir nevi teyit eder gibidir.Britanika Ansiklopedisi, Bask Lisanının, Kafkas lisansları ile alakalı ve aynı aileden olduğunu açıkça yazar.Atlantis'in Esrarı, kitabında Charles Berlitz, Bask lisanı için Avrupa'nın çok eskilerden kalma bir yaşayan fosil lisanı diye bahseder, buzul çağından evvelki bir lisan yahut da daha doğrusu Atlantis lisanının günümüze kalmış tek temsilcisi, der.Öyleyse, Kafkas lisanları - özellikle Çerkez, Abhaz Lehçeler de - bu temsilciliğe hak kazanmış olmaz mı ?Bask'lar ırken ve lisanen Kafkasya’nın Abhaz-Abaza kavmine akrabadırlar (Tarihte Kafkasya) isimli kitabında Gen. I. Berkok, Bask’ların, Abask Abhaz, ırkı ile aynı soydan geldiklerini açıklayarak izah eder. Bunlara Kafkasya'da hala ‘Baskheg' diye hitap edildiğinden bahseder

Atlantis Ege’de Olabilirmi?
Peter James isimli İngiliz arkeolog-yazar Atlantisin Egede olduğuna dair bir tez ortaya koydu.Bu tez: Manisa yöresinde yaşadığına inanılan mitolojik Lidya kıralı Tantalos’un Atlantis’in isim babası olan Atlas’la aynı kişi olduğundan yola çıkar.Tantalos’un ülkesi olan “TANTİLİS”de Atlantistir.Bu tezini Mitolojik vearkeolojik deliller ileri sürerek desteklemektedir.


Platon Atlantis’in ilk kralının Poseidon olduğundan bahseder.Grek mitlerine göre Poseidon,devlerin yani Titan’ların babasıdır.Odyseus’un öldürdüğü tek gözlü dev Kiklops Yunanlıyı babasına şikayet eder.Ama denizlerin tanrısının dev Atlas’ın babası olduğu mitolojide pek vurgulanmaz,daha çok ozanlar Atlas’ın Titanlardan biri olduğunu söylerler.Burada Atlas’ın büyük Titanlar savaşında Zeus’a karşı savaştığından,esir düşüp çok özel bir cezaya çarptırıldığından,ebediyete kadar gökleri sırtında taşıyacağından söz edip konuyu dağıtmak ve kafaları karıştırmak istemem.Önemli olan Atlas’ın cezasını nerede çekmekte olduğudur…

Hesiodos Tantaros’tan yani yer altından bahseder,bazı tarihçilere göre ise Atlas cezasını kuzey rüzgarlarının ülkesi olan Hyperborea’da çekmektedir.Homer ise batıyı yani Atlantik okyanusunu işaret eder.Burada dikkat çeken ilk yer Fas’taki Atlas dağlarıdır çünkü Perseus mitine göre Atlas bir dağa dönüşmüştür.Romalı coğrafyacı Pomponius Mela ise Atlas dağlarının gökleri tutan sütunlar olduğundan söz eder(Atlas’ın cezasını hatırlayalım)
Lesbos’lu tarihçi Hellanicus’un verdiği(MÖ 500) Atlantis ismi ise tam anlamıyla bir süprizdir.Çünkü Hellanicus Platon’dan önce yaşamıştır ve Atlantis’in Atlas’ın kızı olduğundan söz eder.Atlas ve kardeşleri dünyanın sınırında bulunan “Blest Adası-Kutsanmış Ada”adlı bir adada yaşamaktadırlar,bu yaklaşım Platon’unkiyle aynıdır.Blest adası,Grit Adasının mitolojik kralı Rhadamanthus’un adasıdır ve bu kralın yönettiği krallığı içinde Ege adaları ve tüm Batı Anadolu kıyıları yer almaktadır.
Tarihçi diyotorus ise,Kutsanmış ada’nın Tufanla ilgili olduğundan söz eder.Sözünü ettiği”Doğu yunanlılar”Batı Anadolu kıyılarında yaşayanlardır.Tufan başladığında Hellenicus’un kahramanı olan Poseidon’un oğlu Lycus,kurtulabilmek için ana kıtaya deniz yoluyla kaçar ve orasının Lidya olduğunu öğrenir.Özetle birkaç kaynak daha incelenirse Kutsanmış Ada’nın Anadolu kıyılarının batısında olduğu anlaşılır.Ve tüm Mitik kaynaklar Atlas’ı ve ailesini Küçük Asya’ya yönlendirir.En dikkat çekici mit referansı lapethus’un,Batı anadoludaki Klikya’nın atası olduğu,Atlasın kızkardeşi Anchiale adına burada iki kent kurduğu ve Lapethus’un karısının yani Atlas’ın annesinin adının Asya olduğu şeklindedir.Gariptir Batı Ege kıyısındaki Lidya’nın da orijinal ismi Asya’dır.Roma döneminde isim Anatolia’ya dönüştürülmüş,buradanda”küçük Asya”deyimi çıkmıştır.Pindar’a göre buradan “Ataların Toprakları”anlamı çıkmaktadır.
Devam Edecek…

2 Eylül 2009 Çarşamba

KARINCALAR

Karıncalar dünyamızın 150.000.000 yıl önce doğan ilk bilinçli hakimleri ve ilk toplum kuranlarıdır.

Karıncanın aerodinamizmi mükemmeldir.Her eklem mekanik bir harikadır.Deri ve kabuk kısımları sanki bir bilgisayar yardımıyla yerleştirilmiştir.Üçgen kafası havayı deler,uzun ve bükülebilen bacakları toprakta yürürken bedenin rahat bir şekilde yaylanmasını sağlar,sanki spor bir otomobil gibidir.Pençeleriyle tavanda yürüyebilir,gözleriyle 180 derecelik bir çevreyi görür.Antenleriyle bizim görmediğimiz binlerce bilgiyi ve sinyali alır,uçlarını çekiç gibi kullanır.Karnı keseler ve boşluklarla doludur,oralarda gerekli maddeleri stok eder.Çeneleriyle keser,sıkıştırır ve yakalar.Bedenindeki muazzam boru sistemi kokusal haberlerin depolanmasını sağlar.


Bir karınca yuvasına günde ortalama 2500 böcek taşınır,enerjileri sanki sonsuzdur.Siz bu yazıdan dört satır okuduğunuzda dünyada 40 insan ve 700 milyon karınca doğmakta,30 insan ve 500 milyon karınca ölmektedir.

Karınca boyu 0.01 ile 3 cm arasında değişen,ağırlığı 1 ile 150 mg arasında,sperm hücrelerinin sayısına göre dilediği kadar yumurta yapan,her şeyi yiyebilen ve nufusu milyarların onlarca kat üzerinde bir böcek türüdür.

Karıncalar mükemmel sosyal yaratıklardır ve paylaşımcıdırlar.Komünal modelin en güzel uygulayıcılarıdırlar.Mükemmel şekilde dizayn ettikleri yuvalarında görev paylaşımı ve sorumluluk esasına göre yaşarlar.Verilen görevi yapmayı reddeden veya kaytaran bir karınca yoktur(bu özellikleri Arı'larda da görebiliriz).Çevrecidirler arkalarında doğaya zararlı bir atık bırakmadıkları gibi yollarına çıkan çürümüş atıkları ve leşleri parçalayarak yuvalarına taşırlar.Yaratıcıdırlar.Örneğin bir su kanalını geçmek için vucutlarından köprü yaparlar,geçiş tamamlanınca karşı kıyıdakiler tutunmaya devam ederken diğer uç kendilerini suya bırakır,böylece sürüklenerek karşı kıyıya varırlar.

İşgalcidirler ve savaşçıdırlar(Bu özellikleride insanlarda görebiliriz:)Arjantin karıncaları ilk kez Buenos Aires'te 1860 yılında görüldüler.1891 de ABD'de,1908'de Güney Afrika'da,1910'da Şili'de,1917'de Avusturalya'da ve 1920'de Fransa'da görüldüler.Fransa'nın güneyinde ortaya çıkar çıkmaz yöredeki tüm karıncalara karşı savaş açarak onları yendiler.1960'ta İspanya'da,1967'de Roma'da görüldüler.1990 sonlarında ise kuzey Avrupa'ya doğru yayıldıkları belirlendi.

Karıncalar insanlardan daha kalabalıktırlar.Daha çok siteleri vardır ve çevreye daha uygun yuvalarda yaşarlar.Hiç bir insanın yaşayamıyacağı kuru,buzul,sıcak veya nemli bölgelerde yaşarlar.Bizden 130 milyon yıl öncede vardılar ve Atom bombasına bile dayanıklı oldukları hatırlanırsa bizden 100 milyon yıl sonrada varolacaklar.Onların tarihinde bizler sadece 3-5 milyon yıllık bir rastlantıdan ibaretiz.

Bir gün dünya dışı canlılar dünyamıza inerlerse şaşırmıyacaklar ve kuşkusuz karıncalarla konuşmaya başlayacaklardır çünkü onlar dünyanın gerçek sahipleridirler.