Bu blog'da gerçekler ve bakış açıları sorgulanır...

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Flying Rods-Sky Fish Fenomeni

Varlıklarından çok uzun olmayan bir zaman dilimi önce haberdar olduğumuz bu şeyler çok ilgimi çekti.Haklarında çok fazla bilgi veya değerlendirme bulamadım.Aşağıdaki yazıyı da aynen kopyaladım.Sizlerinde ilginizi çekeceği umuduyla paylaşmak istedim.Yine de doğam gereği ve hazırcılığı sevmediğim için bulabildiğim resimlerle süsledim...
"Kafamızı yukarıya kaldırdığımızda güneş, ağaçlar, ay, yıldızlar ve kuşlarla böcekler dışında başka neler görürüz. Uçan balıklar, uçan çubuklar veya uçan daireler mi? Gözle olmasa da kameralarla uçan çubukları tespit etmek mümkün. Peki uçan çubuklar nedir?
Uçan Çubuklar (Flying Rods) son zamanlarda Ufo edebiyatına katılan yeni bir kavramdır.Bilim adamları onların canlı olduklarını düşünmekte. Gök Balığı (Sky Fish) veya Güneş Varlıkları (Solar Entities) da denilmektedir. Biz onlara kısaca Çubuk’lar diyeceğiz.
Bu varlıklar çıplak gözle görülememektedirler. Ancak bir video kaydını ağır çekimde izlerseniz onları görebilirsiniz. Bu nedenle bu yaratıkların (veya her ne iseler) çok hızlı hareket ettikleri düşünülmektedir.


Çubuklar ilk olarak José Escamilla isimli bir araştırmacının yer altı ve mağaralara ait çektiği bir video ile dünyaya tanıtıldı. Bu video Meksika’da bir mağara araştırması sırasında çekilmişti. Önceleri kimse filmlerdeki Çubukları fark etmemişlerdi. Ne zaman ki, filmler üzerinde çalışmalara başlandı, montaj sırasında etrafta uçan çok sayıda Çubuk olduğu fark edildi.
Uçan Çubuklar Amerika, Avusturalya, Kanada, Avrupa, Çin başta olmak üzere dünyanın her yerinde görülmekte. Evde bulunan açık havada çekilmiş videolarınızı ağır çekim ile seyrederseniz kimbilir belki bir tanede siz görebilirsiniz.
Bazılarına göre bunlar Kriptozolojinin (türü bilinmeyen hayvanları inceleyen bilim) alanına girmekte olan yeni bir tür yaratıktır. Bazıları Çubukların UFOlar ile bağlantısı olduğuna inanmaktadırlar. Şüphecilere göre ise aslında kamera önünde kanat çırparak uçan böceklerin oluşturduğu ve ancak ağır çekim seyri sırasında ortaya çıkan basit bir göz aldanmasından başka bir şey değildir."


Not:Boyutları hakkında en ufak bir bilgi bulamadım.Görsellerden anladığım kadarıyla böcek boyutlarından uçak boyutlarına kadar değişiyor ve onlar her yerde görüntülenmiş.Evlerin içinden uzaya kadar...




Konuyla ilgili iki video:
https://www.youtube.com/watch?v=rffNFoA45W8
https://www.youtube.com/watch?v=q21SsdEWMJI

4 Nisan 2015 Cumartesi

Nükleer Enerji Üzerine...


Hepimiz nükleer patlama sonrası mutasyona uğrayıp değişmiş,canavarlaşmış hayvan,bitki veya insanlarla ilgili filmler izlemişizdir.Bu filmlerin starlarından bir tanesi de çok bilinen Godzilla'dır.Bu tür filmlerin etkisiyle hepimiz nükleer enerjiye tu-kaka olarak bakar olduk(istisnalar hariç).Peki nükleer enerji nedir?Nasıl elde edilir?Zararları nelerdir?Hiç merak ettik mi?Yoksa bu filmlerde gördüğümüz ve bize itiklenen bilgilerin dışında bilgi sahibimiyiz?


Hazır konu sıkıntısı çekerken ve Gündemde Akkuyu varken.Üzerine bir de İran-Amerika anlaşması varken bu konuyu bir derleyip paylaşayım istedim...  

1986 Çernobil ve 2011 Fukuşima Daiichi nükleer santral kazaları akıllara bu santrallerin ne kadar güvenli olduğu sorusunu getirdi.

Cernobil olayı gizli kapılar arkasında yaşandığı için bizler olayı ANAP'ın sanayi ve ticaret bakanının(Cahit Aral) kameralar önünde radyasyonlu olduğu söylenen bir bardak tavşan kanı çayı hüpletmesi ile sınırlı hatırlıyoruz.Bu yüzden Çernobil'i gizli dosyalara bırakıyor ve Japonya'ya gidiyorum...     


"Japon"denince benim aklıma hemen "teknoloji ve deprem"gelir ve teknoloji kullanarak depremle yaşamaları...

Japonlar depreme hazırlıklıydı ve 9.0’lık bu muazzam depremde bile hemen hemen hiçbir bina çökmedi, ama tsunami terimini bile icat etmiş Japonlar bu depremin meydana getireceğini dalgaları ve onların etkisini hesaplayamamıştı. Bütün hazırlıkları alt eden dalgaların okyanus sahilindeki şehir ve kasabaları dümdüz edişini canlı yayında izleyen dünya, deniz kenarındaki Fukuşima Nükleer Enerji Santrali’nden gelen arıza haberleriyle artık buraya odaklanmıştı. Patlama görüntüleri bütün bunların üzerine tuz-biber ekmişti...                                     
Kazanın Anatomisi:
Hemen herkesin aklına, olabilecek en kötü örnek geldi: 1986’daki Çernobil nükleer kazası. Şimdilik Fukuşima’nın o boyutlara varmadığını biliyoruz. Olayın temeline inerek durumu değerlendirelim:
 Fukuşima’da kullanılan reaktör, nükleer bozunmadan elde edilen enerjinin su buharında ısı enerjisi şekline, onun da türbinlerde elektrik enerjisine dönüştürülmesi ilkesine dayanıyor. Kazanda bulunan radyoaktif çubuklardan yayılan enerji kazanın içindeki suyu ısıtıyor ve buharlaştırıyor (Şekil 1A), yüksek basınçlı buhar kazandan çıkarak türbinleri döndürüyor ve bundan elektrik enerjisi elde ediliyor (Şekil 1B)
Radyoaktif çubuklarda meydana gelen bozunma, bir zincirleme tepkimesi: Yani tepkimeler bir kere başlatıldıktan sonra, her tepkimeden açığa çıkan enerji yeni tepkimeleri tetikliyor, tâ ki çubuğun içindeki yakıt bitene kadar. Çubuklardan yayılan bu muazzam ısı enerjisi eğer soğuk suyla giderilemezse çubukların kendilerini bile eritebilir. Nasıl koca bir haşlanmış patatesi dilimlemeden soğutmak kolay değilse, eriyerek kazan tabanına akan ve kaynaşan radyoaktif yakıtı da soğutmak çok zor. Bu tehlikeli durum, patlamaya yol açabilir veya kazanın dibini delerek radyoaktif maddelerin toprağa sızmasına sebep olabilir.

Bu yüzden, türbinlerden gelen su, soğutularak kazana geri döndürülüyor ki radyoaktif çubuklar tarafından tekrar ısıtılırken o çubukları verimli bir şekilde soğutsun (Şekil 1C). O ânda elektrik üretilmese bile, bu soğutmanın sağlanması şart ama işte 11 Mart 2011 günü depremin ardından gelen dalgalar, bu soğutma sisteminin pompasını besleyen güç birimlerini bozdu, hattâ yedek güç birimlerini de devre dışı bıraktı. Dolayısıyla kazandaki radyoaktif yakıt fazlasıyla ısınmaya başladı.
İlk önlem olarak kontrol çubukları (Şekil 1A) radyoaktif çubukların arasına girdi. Bu sayede çubuklardaki radyoaktif yakıtların birbirlerindeki tepkimeleri katalizlemesi önlendi ama soğutma sistemi işe yaramadığından çubukları başka yollardan soğutmak gerekiyordu. Bunun için reaktöre tepeden önceleri helikopter ile, sonradan ise yerden özel pompalar ile su doldurulmaya başlandı . Bu esnada eldeki su da bitince mecburen deniz suyu kullanılmaya başlandı.
Radyoaktif yakıtla temas ederek kirlenen tonlarca su, yavaş yavaş santralin atık su depolarını doldurmaya başladı, hattâ kazanda hasar meydana gelmiş olmalı ki daha bu depolar taşmadan bile denizde radyoaktif madde tespit edildi..."                                
Nedir?:
Üstte tırnak içinde derlediğim bilgileri olayın karanlık yönünün fotoğrafı olarak düşünün.Peki bunun aydınlık yönü nedir?
Nükleer enerji günümüz elektrik ihtiyacının yaklaşık %17’sini karşılamaktadır. Bazı ülkeler enerjilerinin büyük bir kısmını nükleer santrallerden üretmektedir. Örneğin Fransa Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı verilerine göre elektrik enerjisinin %75’ini nükleer enerjiden sağlamaktadır. Amerika ise enerjisinin %15’ini buradan karşılamakta fakat bazı bölgelerinde santraller daha yoğun biçimde enerji üretimi yapmaktadır. Dünya çapında 400’den fazla nükleer santral bulunmakta ve bunların 100’den fazlası sadece Amerika’da yer almaktadır.
Nükleer Santraller Nasıl Çalışır?
Bir nükleer santral kurmak için zenginleştirilmiş uranyuma ihtiyaç vardır. Bu uranyum türleri U-235 başta olmak üzere, U-233, U-238 ve Plütonyum; P-239 ve P-241’dir. Uranyumun fizyon tepkimesine girerek bölünmesi sonucunda açığa çok yüksek miktarda enerji çıkar. Bu bölünme için, nötronlar yüksek bir hızla uranyum elementinin çekirdeğine çarpar. Bu çarpışma çekirdeğin kararsız hale geçmesine ve sonrasında büyük bir enrji açığa çıkartan fisyon tepkimesine neden olur. Gerçekleşen tetikleyici ilk fisyon tepkimesi sonucunda ortama nötronlar yayılır. Bu nötronlar diğer uranyum çekirdeklerine çarparak fisyonu elementin her atom çekirdeğinde gerçekleştirene kadar devam eder. Ortaya çıkan enerji kontrol edilmediği taktirde ölümcül boyutlardadır. Kontrol etmek için reaktörlerde fazla nötronları tutan ve tepkimeye girmesini engelleyen üniteler vardır. Bu sayede kontrollü bir fisyon tepkimesi zinciri sağlanır.
Nükleer santralin iç yapısına baktığımızda, uranyumun fisyon tepkimesine girmesiyle oluşan enerji su buharının çok yüksek sıcaklıklara kadar ısıtılmasını sağlar. Yüksek sıcaklıktaki bu buhar, elektrik jeneratörüne bağlı olan türbinlere verilir. Türbin kanatçıklarına çarpan yüksek enerjili buhar, bilinen şekilde türbin şaftını çevirir ve jeneratörün elektrik enerjisi üretmesi sağlanır. Jeneratörde oluşan elektrik ise iletim hatları denilen iletken teller ile kullanılacağı yere gönderilir. Türbinden çıkan basınç ve sıcaklığı düşmüş buhar, tekrar kullanılmak üzere yoğunlaştırıcıya gider ve su haline geldikten sonra tekrar bölünme ile açığa çıkan enerji ile ısıtılıp buhar haline getirilir ve döngü devam eder.

Nükleer Santrallerin Problemleri nelerdir?
İyi inşa edilmiş bir nükleer santral elektrik üretiminde önemli avantajlara sahiptir. Taş kömürü kullanan elektrik santralleri ile karşılaştırdığımızda çok daha temizdir ve atmosfere daha az radyoaktif atık bırakır. Taş kömüründen atmosfere çıkan tonlarca karbon, sülfür ve diğer elementler iyi çalışan bir nükleer santrale oranla çok daha fazla miktarda kirletici etki oluşturmaktadır. Bu bakımdan enerji üretiminde iyi yapıldığında nükleer enerji son derece temiz olarak nitelendirilebilir. Bunun yanında birtakım sorunlar da mevcuttur.

Dezavantajlar:
1- Uranyumun çıkartılması ve daha sonra zenginleştirilmesi sürecindeki rafine etme çalışmaları çok büyük miktarlarda radyoaktif kirlenmeye sebep olmaktadır.
2-Düzgün çalışmayan nükleer santraller büyük sorunlara neden olabilir. Buna örnek olarak Çernobil felaketi verilebilir ve bu felakette tonlarca radyoaktif atık atmosfere bırakılmıştır.
3-Santraldeki fisyon tepkimeleri çok iyi kontrol edilmeyi gerektirir ve hata toleransları çok azdır. Hiçbir nükleer santralin tamamen güvenli olduğundan söz edilemez ve mutlaka uzman ekipler tarafından ve emniyet katsayısı yüksek tutularak üretim yapılmalıdır. Bu da bizim gibi nükleer santral inşasına yeni adım atmak isteyen ülkeler için ciddi sorunların ortaya çıkma riskini artırmaktadır.
4-Ortaya çıkan radyoaktif atıkların doğaya zarar vermeyecek şekilde taşınması ve gözetim altında uzun yıllar güvenle saklanması gerekmektedir.

Not:Bence Nukleer enerji,elde edilecek santralin doğaya duyarlı bir şekilde ve her türlü detay göz önünde bulundurularak inşa edilmesi durumunda Termik santrallerin doğaya verdikleri zarar yanında çikolatadaki şeker kadar bile zararlı değildir.Ve gelecek bir şekilde nükleer enerji sayesinde gelecektir veya gelemeyecektir...

17 Ocak 2015 Cumartesi

PARALEL EVRENLER (PART 2)


BİLİM KURGU'DA PARALEL EVREN:
Dünün bilim-kurgusunun(adı üstünde kurgu bilim)bu günün bilimi olduğunu vurgulayarak sonraki saçmalamalarıma bir kılıf uydurup konuya geleyim;
ADEM'İ ÖLDÜRMEK

Var sayalım ki geçmişe yolculuk yapabilen bir zaman yolcusu gidip Adem'in daha Dünyadaki ilk saatlerinde kafasına bir kurşun sıkıyor.Yapar mı yapar!Böyle bir şey yaptığında bilim kurgunun ürettiği en büyük paradoksa yol açar.Çünkü daha Adem'in kafasına o mermi değmeden insan soyu hiç varolmamış olur.Böyle olunca gelecekte bir Ademoğlu olmayacağı için geçmişte böyle bir cinayet işlemek de mümkün olmaz.Öyleyse geçmişe gitmek nasıl mümkün olur?Kanımca bunun cevabı paralel evrenlerde veya boyutlardadır.Nasıl mı?

Adem'in varolduğu ilk an da dahil olmak üzere yaşadığı tüm anlar ve ziyaretçinin geri dönmek için düğmeye bastığı o ana kadar olan her an bir boyut olarak kaydedilir,her boyut kendi akışı içinde devam ederse,Adem varolur,var eder,ziyaretçi varolur,geri döner,ilk babayı öldürür.Zamanda yolculuk size makul geliyorsa o halde sonsuz sayıda zaman akışı veya zaman boyutu olması gerekliliği de makul gelmeli.İşi kolaylaştırıp daha anlaşılır hale getirmek için basit bir örnekleme yapmak gerekirse;"An" değil de  bir dakika olarak düşünürsek son saatinize ait 60 ayrı yaşamınız olması gerekliliği olur ve bu 60 ayrı yaşam da kendi akışında 60 ayrı zamana ve o 60 ayrı zaman da 60 ayrı zamana......... diye devam eden müthiş bir zaman ve boyut yelpazesine sahip olur...
KUANTUM MEKANİĞİ

20.yy’ın başlarında geliştirilen kuantum mekaniği, atom ve molekülerin davranışlarını klasik fizikten farklı radikal bir anlayışla açıklayabilen bir disiplindir.Kuantum mekaniğine göre parçacıklar hem dalga hem de parçacık karakteri taşırlar. Kuantum mekaniğini klasik fizikten ayıran en önemli ilkelerden biri olan Heisenberg belirsizlik ilkesi bir parçacığın konumunun ve hızının aynı anda belirlenemeyeceğini söyler. Makroskopik büyükler için bu belirsizlik önem taşımaz. Ancak mikroskopik boyutlarda yani atomik boyutlarda önem taşır.
Kuantum mekaniği elektrotların enerji seviyelerini değiştirdiklerinde atomların belirli dalga boyundaki ışınımları nasıl yayınladığını veya soğurduğunu açıklar.Parçacıkların dalga özelliği kuantum tünellemesi gibi klasik fiziğin yabancı olduğu olaylara çözüm getirir. Kuantum tünellemesinde, bir helyum çekirdeği aniden uranyum çekirdeğinden dışarı fırlayarak ve uranyum çekirdeğinin radyoaktif bozulmasına neden olur. Kuantum mekanik dalga denkleminin çözümü parçacıkların farklı konumlarda bukunma olasılıklarını verir. Parçacıkların farklı konumlarda bulunma olasılıkları parçacıkların farklı gözlemleneceği anlamına gelir ve bu kuantum mekaniği çoklu paralel evren yorumlarını doğurur.Birçok fizikçi bu yorumun teoriye gereksiz bir ek olduğunu düşünmektedir.Ancak kuantum teorisi sınırlarında çalışan pek çok fizikçi de paralel evren yorumunu , bu yorumdaki gelişmeleri ve yoruma yapılan ekleri çok ciddiye almaktadır.

Bu anlayışa göre evren, yalnızca tek bir dünya tarihi değil paralel olarak birçok dünya tarihi içerir. Bizim gibi bir dünya tarihini yaşamak,geçmişten geleceğe giden raylar üzerinde bir trende bulunmak gibidir. Trendeki yolcular yol üzerindeki istasyonların geçişlerini izler gibi , tarihteki olayların geçişlerini izler.İşte Roma İmparatorluğu yıkıldı,2.Dünya Savaşı sona erdi, insanlar Ay’a iniyorlar. Ancak evren bir çok rayın kesiştiği dev bir değişim alanı olabilir.Tren sürekli olarak bir yol ayrımıyla karşılaşır ve her iki yoldan birini seçer. Kuantum mekaniğinin çoklu evren teoremine göre , bir gözlemin kaydediliği ya da bir kararın verildiği her seferde raylarda bir yan yol oluşur. Gözlem ya da karar insanlar tarafından yapılmak ya da alınmak zorunda değildir. Atomda bir enerji seviyesinden diğerine geçen bir elektron bile raylardaki bu ayrılmaya neden olabilir.
Bu senaryoda Oxford Üniveristesi fizikçilerinden David Deutch’un görüşü (benimkinden daha basit olmakla birlikte)bir zaman yolcusu geçmişe gidebilir ve daha genç bir kızken büyükannesini öldürebilir , şeklindedir. Bu olay evrenin bir zaman yolcusu ve ölü bir büyükanne içeren yola girmesine neden olur. Büyükannenin yaşadığı ve zaman yolcusunu dünyaya getiren anneyi doğurduğu evren ( hatırladığımız evren ) hala vardır. Zaman yolcusu yalnızca ,değiştiriliş tarihte yer alacağı farklı bir evrene geçer...
*Hikayecik:
Yıl 2077.Yer Dünya İslam Devletinin baş kenti İstanbul.Evet tahmin ettiğiniz gibi Dünya müslümanlara kaldı(tüm diğer milletler başka gezegenlere yerleşti çünkü bir dergideki karikatürü hakaret saymakla meşgul müslüman alemi uzay teknolojisine zaman ayıramadı).Ve evet R.Tayyip Erdoğan artık Dünya İslam Devleti Başkanı...


  Tayyip -00X3 kendini çok şanslı hissediyordu(bu o Tayyip değil.2043 de çıkartılan kanunla doğan her erkek çocuğunun Tayyip,kızların ise Emine ismini alması zorunlu oldu).Geçtiğimiz yıl Mekke'ye düşen ve haritadan silen muazzam asteroidin bir parçasını karaborsadan bulabilmişti.Küçük bir servet ödemesine rağmen buluşunu denemek için bundan daha iyi bir materyal bulamazdı.Buluşu ile gurur duyuyordu.Bu buluş sayesinde tüm Dünya müslümanların da icat yapabildiğine şahit olacaktı(gerçi herkes müslümandı ve bu yadırganamazdı ama neyse).Ha!Sırası gelmişken buluşu merak edenlerin olabileceğini düşünerek söyleyeyim(zaten söylemezsem kimse hikayeden bir şey anlamaz).Buluş incelenmek üzere merceğinin altına konan her cismi sonsuz kere büyütebilme yeteneğine sahip bir mikroskop...


Gerçi Dünya Hristiyan birliği Uranüs'e yerleştikten sonra birliğe bağlı bilim insanları Dünya İslam Devletini uyarmışlardı(yerleşmek için Uranüs'seçme sebeplerinin Hz.İsa'nın halesine benzer bir halesi olması konusu bizi ilgilendirmediği için değinmeyeceğim).Uyarıda"çok büyük bir asteroidin Dünyaya çarpmasının kesin olduğu"söyleniyor hatta çarpacağı yerin koordinatları bile veriliyordu.Dünya İslam Devleti başkanı R.Tayyip Erdoğan"Dünya'ya meteor çarpması fıtratı geregidir.Kaderden kaçılmaz"demiş yine de önlem olarak "kız kardeş ve anne ile ilişkiye girilebilir,ölü eşle 6 saat ilişki olabilir"diyen ulemayı astırmış,7 gün tüm camilerde aralıksız Kuran okunması emrini vermiş ve mevcut kurbanlık hayvan nufusunun tamamını bir günde kurban ettirmişti"daha ne önlem alınabilirdi ki?...Çarpma gerçekleşmiş ve hasarın büyük kısmı Mekke,Medine ve Kutsal topraklarda olmuş 175 milyon müslüman ve 41 deve ölmüştü.R.Tayyip Erdoğan'ın televizyonda halka seslenişindeki sözlerini tarih unutmayacak!"Aldığımız önlemler neticesinde kurtulanlar bizdendir.Tabi biz istesek daha fazla önlem alır herkesi kurtarırdık ama tedbirin fazlası Allah'a karşı gelmektir"...


Tayyip-00X3 asteroitten titizlikle kestiği bir parçayı lam(mikroskop camı)ın üzerine koyarken heyecandan titriyor adeta ilk defa hacı olmuş bedevi gibi huşu içinde kendinden geçiyordu.Evet sıra o kutlu ana gelmiş ve mikroskobun start düğmesine Bismillahirrahmanirrahim diyerek basmış, secde edercesine merceğin üzerine eğilmişti...
Başta koyu bir karanlık karşıladı.Çok geçmeden karanlığın derinliklerinde parıldayan ışık zerreleri dikkatini o yöne çevirmesine neden oldu.Mikroskobu milyar kere daha büyütmeye ayarladı.İşte!Nihayet "tanrı her zerrede kendini gösterir"teorisini doğrulamaya bir adım daha yaklaşmıştı.Tekrar merceğe eğildi...Artık karanlık gitmiş her yer sanki yıldızlı bir gök yüzü fotoğrafı gibi bir hal almıştı."İşte!"Dedi."maddenin zerresinde kainat tezahür ediyor".Milyar kere daha büyütmeye ayarladığı mikroskobun merceğine eğilirken "tanrıya erme ihtimali"korkutmuş,dikenleri tüy tüy olmuştu.Garip bir şey farketti.Yoksa şu merceğin sağındaki bulut gibi görünen küme içinde bulunduğu Samanyolu galaksisine çok mu benziyordu ne?"yok canıııım!"diyerek görüntüyü milyar kere daha büyüttü.Merceğe eğildiğinde ağzından istem dışı çıkan"oh my got"sesine engel olamadı.Hemen toparlanıp etrafı kolaçan etti.İslam Devleti ajanları her yerdeydi.Bu sözlerinin duyulması kesin sonu olurdu.Çünkü "Allah birdi ve ondan başka ilah yoktu.Got da neyin nesiydi".Dinlenmediğini anladığında derin bir"ohhhhhhh!"çekti...

Samanyolu yıldız sistemine benzettiği yere yoğunlaştırdığı mikroskobu milyar kere daha büyütmeye ayarlandığında artık bunun samanyolu olduğuna yemin edebilirdi.Hatta şu sağ da görülen sarı ışığın güneş olduğuna da...

Kalbi deli gibi atmaya başlamış,bir türlü sakinleşemiyordu.Sarı ışığın yanında gördüğü mavi nokta..."Yok canım.O kadar da değil!"diye içinden geçirdi.Odak noktası istem dışı olarak artık o mavi noktaydı...

Mavi noktanın yanında gördüğü karanlık cisimin Ay olduğu dikkatini bile çekmemişti.Bulutların altında kıtalar seçilebiliyordu.Neden Asya ile Avrupa'yı birleştiren o noktayı seçtiğini artık biliyordu.19.Boğaz geçişi Bilal Erdoğan köprüsü ve hala ayakta kalan Ayasofya'nın mimarlarına alel acele bir fatiha okuyup laboratuarının bulunduğu Sarıyer'e yoğunlaştı.Artık semtini ve laboratuarını çok net görebiliyordu.Bulunduğu açıdan odasının penceresini göremiyordu.Meteorit parçasının konumunda hafif bir ayarlama yapıp o işi de halletti.Cama yaklaştırdığı büyütme açısı netleştiğinde camdan içeride masa başında merceğe gözlerini dayamış kendini gördüğünde sırtıdan aşağı buz gibi soğuk terler boşalmıştı.Korkuyla başını çevirip pencereden dışarı baktı.O anda mikroskobun altındaki meteorit parçasındaki kendisi de başını aniden çevirip pencereden dışarı bakmışmıydı?Ya kendisini izleyen diğer kendisi ve onu izleyen diğer kendisini izleyen diğer kendisini izleyen diğer kendisini izleyen diğer kendisini izleyen diğer......."

SONUÇ:

Nedense gerçekliği tartışılmaz yaşanmış bir tarih varken , farklı olaylardan oluşan çok sayıda başka başka tarihlerin varolduklarına inanmak daha kolay.Hele de geçmiş yaşanmışlıklarımızda bu kadar pişmanlığımız varken(kimse "ben yaşadığım hiç bir şeyden pişman değilim"demesin).
Caifornia Institute of Tecnology (Caltech)’nin ünlü fizik profesörlerinden Richard Feynman , genelde belirli bir sonucun olasılığını bulmak için , o sonucu doğuracak tüm olasılıkların göz önüne alınması gerektiğini göstermiştir. Öyleyse aynı sonucu doğuracak tüm olayların gerçekleşme olanağı vardır.
Sevdiği birini kurtarmak üzere geçmişe dönmek için bir zaman makinesi yapmak isteyen birine söyleyebileceğim en rahatlatıcı söz , bugün anladığımı kadarıyla ancak kuantum mekaniğinin çoklu-evren teorisi doğruysa hayalini gerçekleştirebileceğidir.Ve bu teori doğruysa , o zaman zaten sevdiğiniz kişinin iyi olduğu bir paralel evren var demektir. Çünkü tüm olası evrenlerin gerçek tarafı vardır.Ne yazık ki siz yanlış bir evrende bulunuyorsunuz…”

İzlemenizi öneririm:
https://www.youtube.com/watch?v=dfkKuN_4Mq8 
Kaynak:  Time Travel İn Einstein’s Universe: The Physical Possibilities of Travel Through Time _J.Richard Gott





11 Ocak 2015 Pazar

PARALEL EVRENLER

GİRİŞ:
Bir ateist olarak var oluşu hep sorgulamışımdır.Sorguladıkça merakım artmış buna"paralel"olarak da sorular artmıştır.Son günlerde ki "paralel"söylemlerinin çağrışım yapmasındanmıdır yoksa seyrettiği bir filmin etkisinde kalarak mı bir arkadaşım bu konuda bir derleme yapmamı rica etti.Eeee!"Müşteri velinimettir"dedik ve aldık elimize klavyeyi...

Bu noktada bildiğiniz gibi ben malesef fizikçi değilim.Aşağıda size aktaracağım bilgiler de benim araştırmalarım sonucunda bilime armağan edilmiş buluşlar değildir.Ben nacizane konuyla ilgili mümkün olan en saf bilgileri,en okunabilir halde derleyip paylaşıyorum.Konu"Evren"olunca hemen girmek de olmayacağı için haliyle biraz uzun oldu.Neyse ben daha fazla uzatmadan konuya geleyim...

EVREN:
"Evren ya da kâinat, uzay ve uzayda bulunan tüm madde ve enerji biçimlerini içeren bütünün adıdır. Pozitif bilimler açısından evren, gök cisimlerini barındıran ve sonsuz olduğu var sayılan uzay ve uzayda yer alan her şeyin toplamıdır. Dolayısıyla modern fizik açısından evren, sonsuz  boşluk ve bu boşlukta yer alıp da var olduğunu bildiğimiz bütün atomik âlemlerdir."(Wikipedia)

Evrenin oluşumuna dair günümüzde en çok benimsenen teori,  Bigbang (Büyük Patlama) teorisidir. Bu teoriye göre evren, sıfır hacimli ve çok yüksek bir enerji potansiyeline sahip, sıkışmış bir noktanın patlamasıyla oluştu. İlk patlamanın nasıl oluştuğu, evren meydana gelmeden önce evrenin yerinde ne olduğu ya da evrenin neyin içinde genişlediği sorularına günümüzde bile tam olarak bilimsel bir cevap bulunamamıştır, bununla birlikte evren öncesi durum, evren dışı varoluş hakkında  hipotezler  öne sürülmüştür. Büyük Patlama sonucunda altı yöne dağılan gaz molekülleri uzun bir dönem boyunca birbirlerinden bağımsız hareket ettiler. Sürekli genişleyen evrenin her yerinde geçerli olan  fizik  kurallarından kütle çekimi kanunu  vasıtasıyla bağımsız gazlar birleşerek galaksileri (gök adaları) oluşturdular...
Aynı evrensel fizik kanunu neticesinde  gökadalar da birbirlerine yaklaşarak devasa gruplar oluşturdu. Galaksiler içinde  yıldızlar  ve bazı yıldızların çevresinde sistemler oluştu. İçinde yaşadığımız  Güneş Sistemi bunlardan birisidir. Keşfedebildiğimiz evrende 400 milyardan fazla galaksi ve 10*1088 yıldız olduğu tahmin edilmektedir.

Evren hakkında büyüklüğüyle doğru orantılı olarak milyonlarca bilgi verilebilir,bulunabilir,tahmin edilebilir ve teori üretilebilir ama bizim konumuz bu değil.Bildiğimiz her şeyi içinde barındıran evren tek mi?Tek ise neden tek?Varoluşunda yaşadığı sürecin öncesini bilmiyoruz.Peki aynı anda başka evrenler de var olmuş olabilir mi ya da hala var olmaya devam ediyor mu-mudur?

Araştırmacı Yazar Ahmed Hulusi "Hayatınızın herhangi bir noktasında bir an durup “de ja vu” dediğiniz oldu mu acaba? Nedir bu “de ja vu”? “Matrix” filminin 1. bölümünde de Neo bir apartmanda merdivenleri çıkıyordu ve bir kedi gördü, aniden “de ja vu” dedi. Hepimiz "de ja vu"yu “bu anı ben yaşamıştım sanki” diye kullanmaktayız. Peki, bizler bu boyutta yaşamaya devam ederken nasıl oluyor da yaşamda tecrübe ettiğimiz bazı olay ve hisleri sanki daha önce yaşamışız gibi algılıyoruz? Ya da birisiyle karşılaştığımızda, O kişiyi uzun zamandır tanıyormuşuz gibi gelmez mi? Acaba “evren” diye adlandırdığımız içiçe geçmiş, birbirleri ile iletişim halinde olan paralel evrenlerin bulunduğu sonsuzluğun içindeki bir kesit mi?

“Beynin veri tabanının derinlerinde “çok boyutlu tek kare resim” vardır! Burada geçmiş ve gelecek kavramı bulunmaz. Dejavu’nun kökeninde bu derinlikle iletişim yatar. Holografik gerçeklik, bunun temelini anlatır.”, diyor.

Einstein’dan günümüze tüm bilim adamları nefes kesici teori ve olağandışı bir sonuca vardılar: Yaşadığımız evrenin ilk ve tek evren olmadığı! 100 yıldan fazla bir zamandır bilim çevreleri akıllarından çıkmayan bir sırrın açığa çıkması ile uğraşmaktadır. Belki de gizemli, saklı evrenler mevcuttur! 1920 ler den beri çalışan fizikçiler, ilginç bir noktaya ulaştılar: Onlar atom parçacıklarının mesela elektronların kesin yerini belirlerken, onların kesin ve tek bir lokasyona sahip olmadıkları! Parçacıklar sadece bizim evrende değil, başka evrenlerde de olabilecekleri… Sonsuz sayıda paralel evrenler mevcut ve hepsi birbirinden değişik. Mesela bir evrende Napolyon Waterloo savaşını kazanırken, İngiliz kolonisi Amerikan İmparatorluğunu kurmamış, siz doğmamış olabilirsiniz! Aslında bir evrende olanın diğer bir evrende alternatifi olabilir. Mesela, Al Gore başkan, Elvis hala hayatta! Zamanla paralel evrenler, Elvis’in hala hayatta olmasından daha garip bir hal alabilirler(popüler)

Eski bir deyiş vardır; “Ne dileğine dikkat et, dileğin gerçekleşebilir!”

Biz zamanın başından beri evrenin simetrik, saf, güzel ve yalın olduğuna inanırız. Hatırlıyorum daha o zamanlarda bilime ve bilim kurguya olan merakımdan ilkokul öğretmenimin çok ünlü bir bilim adamının öldüğü haberini verişini unutamam.(sanırım bu adamın Pakistanlı olması da dikkatimi çekmişti.)Ölümünün ardında henüz tamamlanmamış çalışma kağıdı bırakmıştı. Bu kağıtlarda ne olduğunu çok öğrenmek istemiştim. Yıllar sonra bu teorinin ne olduğunu öğrendim “Her şeyin Teorisi” (Theory of Everything) ve ben bunun bir parçası olmak istedim. Son zamanlara kadar bu teori iyi niyetli bir dilekten öteye geçemedi.. 1980’ler den itibaren tüm dünyadaki çeşitli üniversitelerde bu konu üzerinde çalışmalar gerçekleşmektedir. En sonunda evrendeki her şeyin bir açıklaması olabilecektir. İngiltere’nin ünlü fizikçisi Stephen Hawking, “çok yakında Tanrı’nın kafasından geçen her şey okunacaktır” demiştir. Bir fikir, diğerlerinden çok daha fazla devrimcidir. O da “her şeyin teorisi”. Fiziğin başlangıç tarihinden beri maddenin parçacıklardan meydana geldiği düşünülmekteydi, ama artık bilim bu düşünceyi değiştirdi...


SİCİM TEORİSİ VS.:

Madde, küçük sicimlerden/tellerden (strings) oluşmaktadır. Bu teori “string (sicim/tel) teorisi” diye adlandırıldı. Bu sicimler tıpkı bir keman teli ya da gitar teli gibi belli bir şekilde çekersen belli bir frekans yaratırsın, daha başka bir şeklide de başka frekanslar, başka notalar… Varlık, bu süper sicimler/tellerin oluşturduğu küçük notalardan meydana gelmiştir ve fark ediyoruz ki; evren bir senfoni ve evrenin tüm fizik kanunları da bu süper stringlerin yani sicimlerin/tellerin bir uyumudur. Bu sicim teorisi, o kadar basit ve açık nettir ki, varlığı açıklamada neden kullanılmasın diye düşünmeden edilemedi. Ancak, bu teori Einstein’in yarım bıraktığı “her şeyin teorisi”ni açıklayacaksa bir denemden daha geçmek durumundaydı; özel bir olayı “Evrenin oluşumu” nu… Bu konu, büyük yıldızları, galaksileri üzerinde çalışan kozmologların araştırma konusu olmuştur. Dünyamızın “büyük patlama” (big bang) ile oluştuğunu düşünen kozmologlar, bu fikri daha ileri noktalara götürdüler. Onlar, zamanda geriye gittiler. Öyle ki adım adım big bang anına kadar vardılar. İlk yıldız ve galaksilerin oluşumu geriye doğru baktığımızda evrenin 1 milyar yıllık olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, ilk atomun oluşumundan bu yana baktığımızda evren birkaç yüz bin yıl yaşındadır. Eğer hücre çekirdeği (nuclei) oluşumu açısından bakarsak da birkaç saniye. Fizik artık bu garip gözüken olayları konuşmaya hazır; saniyenin kesirleri-en küçük parçaları-, saniyenin milyarlarca milyarı, 10- 35 saniyeler… Eğer evrenle ilgili herşey açıklanacaksa, büyük patlama ve sicim teorisi mükemmel bir şekilde birbirini tamamlamaktadır. Bir tanesi evrenin doğumunu, oluşumunu anlatırken, diğeri tüm bu oluşumun elementlerini kapsamaktadır.
BİG BANG SORUNSALI
Evet, fizik bu noktada zafere çok yaklaşmıştır… Ancak kötü giden bir şey oldu! Bu iki teori bir şekilde birlikte ortaya çıkamadı. 10 yıl çabadan sonra daha da kötü bir şey oldu! Bu iki teori şimdi kendi kendini yok etme durumuna düşmüşlerdi. İlk problem, big bang yani büyük patlama ile ortaya çıktı. Kozmologlar, zamanda büyük patlamaya kadar gittiklerinde evrende boşluklar olmayacağını düşündüler. Uzun çalışmalar sonunda yok olmayan sadece bir tane boşluk olduğunu farkettiler! Aslında büyük patlama teorisi diye konuşuyoruz ama aslında bu teori hiç bir şey söylememektedir; “ne büyük patlaması”, “neden büyük patlama”, “ne sebep verdi bu patlamaya” diye sorular gelmekte insanın aklına. Öyle ya bir şey,bir yerde ve bir zamanda ve başka bir şeyle etkileşime girip patlıyorsa buna "Başlangıç"denemez.Hatta bu büyük patlama ardından ne gibi durumlar söz konusu olduğunu bile anlamamıza pek imkân vermeyen bir teori…


Kozmolojinin başlıca problemi, fizik kanunlarının büyük patlama ile çözülmesi. Bazı insanlar fizik kurallarının bozulmasında ne gibi bir sorun olabileceğini söyleyebilirler. Ama bir fizikçiye göre önceden belirlenen bu kuralların zamanla çürütülmesi tam bir felakettir. Bütün hayatımız boyunca biz fizikçiler hayatımızı bir fikire adamışızdır; tüm bu evren kanun ve kurallara göre işlemektedir, bu kanunlar mamatematikseldir yani matematik dilinde yazılabilirler. İşte elimizde olan ana-merkez kısmı olan evrenin kendisi ki bu kanunlarla açıklanan kısım ama diğer geri kalan kısım ise fizik kanunlarının ötesinde…

Büyük patlamaya tekrar geri gidersek, kozmoloji için gizemini koruyan bir kavram var; o da “TEKLİK”! (singularity). Einstein’ın “izafiyet teorisi”ni ele alarak başlangıç noktasına geri gidersek, keşfedeceğimiz şey “TEKLİK”, “KOZMİK TEKLİK”. İşte bu noktada denklemler anlamını yitiriyor!

Büyük patlama ile ilgili problem, stringler yani sicim teorisinin de bir problemle karşı karşıya kalması ile gölgelendi. String teorisinin evreni açıklamadaki tek teori olma umudu pek çok kişinin onun üzerinde çalışması ile karmaşık bir hale geldi. Fizikçiler bu teorinin ikinci, üçüncü tanımlamasını, yorumunu buldular. Daha sonra da beş değişik sicim teorisi tanımlaması bulundu! Tek bir yorum yoktu ve bu da teorinin kesinliğini ortaya koyamıyordu. Beş tane yorum fazladan da öte bir sayı! Çünkü biz bu 5 teori değil çok daha özel tek bir teori olsun istiyorduk ve bu beş teori ile ilgili çalışırken bir yandan da kafamızın bir köşesinde “neden bir tane teori olamıyor” diye sorguluyorduk.

Sicim teorisi fazlaca açılmaya, çözülmeye başladı! Öyle ki her şeyin teorisi olarak gözüken bu teori bundan çok uzak bir noktaya gelmişti! Sicim teorisi sanki çıkmaza girmiş ve “hiç bir şeyin teorisi” olmuştu!...

Tam da bilim adamları umutlarını kesmişlerdi ki, yeni bir buluş ortaya çıktı. Bu bilimadamlarını tekrar arayışlarına devam etmesi için bir ilham olacaktı ve sonunda onlar için en az popüler olan fikir ile karşı karşıya gelmelerine neden olacaktı: 
5 TEORİ(TEORİLERİN KARDEŞLİĞİ)
Sicim teorisi karışık bir hal aldığında herkesin kafası karışmamıştı. Bazılarının bu durum hoşuna gitmişti! “Eğer sicim teorisi her şeyin teorisi diye adlandırılan teoriyse, bu “her şeyin beş teorisi” kafa karıştıran bir zenginliğe sahiptir.” Bilim adamlarının arasında yükselmiş bir yıldız Michel Duff, süper yerçekimi (super gravity) diye bir fikir ortaya koymuştu.Sicim teorisi Michel Duff’ın fikrinin yerine geçti ve O’nun kariyerini etkiledi!

Duff: “Fizikte kuralları ve kanunları zorla kabul ettirme eğilimi vardır. Bazı gurular yani üstadlar vardır. Onlar hangi fikrin geliştirileceğini söylerler! Pek çok açıdan yanlış bir zamandı benim için. Benimle çalışacak mezun öğrenciler bulamaya çalışırken pek çoğu bana haklı da haksız da olabilceğimi ama benimle “süper yerçekimi” konusunda çalıştıkları takdirde iş bulamayacaklarını ifade ettiler.”

Aslında bu iki teori dışardan bakıldığında aynı gibi gözükse de içerden bakıldığında çok ince bir farklılığa sahiptir. Bu da dışardan bakana göre her şeye bir kusur bulmak gibi gelmektedir. Bu aslında evrendeki “boyut sayısı” ile ilgilidir…
BOYUTLAR:
Biz normal olarak üç boyutlu bir dünyada yaşadığımızı düşünmekteyiz. 3 şekilde hareket edebiliriz; sola-sağa, yukarıya-aşağıya, öne-arkaya. Ama fizik ekstra boyutlar eklemeye bayılır! Einstein “zaman”ı 4.boyut olarak önermiştir. Daha sonra başka birisi özel bir boyutu 5. boyutu önerdi. Sonra 6 ve sayılar gittikçe artarak devam etti. Bu ekstra boyutlar evrende bizim mikroskopik denecek kadar küçük yani algılayamayacağımız bir şekildedirler. Ama tabii ki bilim adamları bu boyutların varlığına inanmaktadırlar. Sicim teorisi tam olarak 10 boyut olduğu konusunda ikna olmuştur.


“Eğer biri matemetiksel olarak değerlendirirse çok açık bir cevapla karşılaşır. Bu da 10 boyutun olması gerektiği. 10 boyut! 9 uzaysal boyut, 1 zaman.”

Süper yerçekimi teorisi de 11 boyut olduğunu düşünmektedir… “ Süper yerçekimi teorisi 11 boyutsal sistem içerisinde yazıldığında net ve anlaşılır bir hale gelmektedir.”

10.boyutla 11.boyut arasında bir savaş yaşanmaktaydı!...

“10.boyutta yüzlerce sicim teorisyeni bulunmaktadır ve hepsi de evrenin bilinen tüm özelliklerinin tek bir çerçevede sunmak için çalışmaktadırlar; o da “sicimlerin titreşimi”… Bu çalışmaların dışında kalmış kişilerin çalıştığı bir de 11. boyut vardır.”

Sicim teorisi yükşelişini sürdürürken, bu konuda çalışanların çok azı 11. boyutu ciddiye almışlardı. Ancak süper yerçekimi teorisini destekleyenler, 11. boyut konusundaki iyimser ümitlerininden asla vazgeçmemişlerdi.

“Er ya da geç ne zaman ve nasıl olacağını bilmiyorum ama 11. boyut pek çok şeyin merkezi olarak görüleceğine inanıyorum.”...

Ama sicim teorisinin başı son günlerde dertte! Sicim teorisinin bu 5 değişik açıklaması fiziğin aramakta olduğu tüm fizik kanunlarını kapsamamaktadır. Her şey sicim teorisini kurtarmak için gibi gözükmektedir. Yani neredeyse her şey…

“Çok ilginç, inanılmaz bir şey açıklandı”, “ bir başka şok dalgası tüm manzarayı tamamen değiştirdi!” Son bir çaba ile sicim teorisyenleri yıllardır reddettikleri 11. boyutu 10. boyuta eklediler. Şimdi neredeyse sihirli bir şey oldu; 5 tamamlayıcı sicim teorileri…

“Cevap gerçekten de kayda değerdi… Kesinlike kayda değer… Bu beş sicim teori açıklamalarının aynı olduğu gözükmektedir. Bu 5 sicim teorileri ana teorinin basit anlamda tezahürlerinden başka bir şey değildir. 11. boyuttan bakmak dağın tepesinden aşağı bakmak gibi… Buradan sicim teorisinin daha kapsamlı bir gerçeğin parçası, 11. boyutun gerçeği olarak görebilirsiniz.”

“Bunca yıldır 11. boyut için yapılan çalışmaların boşa gitmediğini görmek çok güzel bir duygu.”

Tamamen birbirlerinden farklı olduklarını düşünen bu iki teoriyi destekleyenler, bir anda şaşırtıcı bir şeklide11.boyutu ekleyerek birbirlerini tamamladıklarını farkettiler. Böylelikle sicim teorisi tekrar bir anlam kazandı. Ancak bu sefer de başka çeşit bir teori olmuştu; “Sicime ne olmuştu?”…

Sicim teorisindeki çok küçük, görünmez sicimler, evrendeki tüm ana maddenin blokları olduğu farz edilmekteydi ama şimdi 11.boyutun eklenmesi ile bu değişti; genişlediler ve birleştiler. Şaşırtıcı bir sonuç ortaya çıktı; evrendeki tüm maddeler tek bir yapıyla birbirlerine bağlılar; bu da bir “zar”(membrane). Aslında bizim tüm evrenimiz bir zardır!

Bu farkedişle birlikte evrendeki herşeyi açıklamaya tekrar başlanabilir; yani yeni teori ile “zar teorisi” (membrane theory). Bir başka değişle “m” teorisi… Ancak bazıları bunu çok esrarengiz bulurken bazıları da “m”in başka şeyleri açıkladığı görüşündeydiler…

“M” teori… belki sihirli gizemli zarı ( magic mysterious membrane), anneyi (mother) temsil etmekteydi, belki de sihiri (magic), belki de muhteşem (magnificent) kapsamlı evren teorisini…

Belki de sonunda “M” teorisi ile evrendeki her şey açıklanabilecek. Ama “m” teorisinin geçerliliğinin kabul edilmesi için, bilim adamları 11.boyut ile ilgili daha çok şey öğrenmeye karar verdiler; tüm bilinen kuralların ve sağduyunun terk edildiği bir yer olduğu çok çabuk bir şekilde açığa kavuştu, sonsuz uzunlukta ama mesafe olarak çok kısa!...

“11. boyut maksimum ölçüde; bu 10 ­üstü eksi 20 milimetre bir başka deyişle milimetreyi 20 tane sıfırla 10’a bölmek! Bu çok çok küçük bir ölçüdür.”
Bu şu demektir: 11. boyut, bir milimetrenin trilyonda biri ölçüsünde 3 boyutlu dünyamızın her noktasında bulunmaktadır. Bu size sizden daha yakın olmasına rağmen onu algılayamayız. Bu gizemli uzaya bizim zarlı evrenimiz (membrane universe) yayılmaktadır. Ancak ilk başta hiç kimse bunun nasıl çalıştığını bilmemekteydi. Daha sonra bazıları onun tıpkı ince lastik gibi genişleyip yayıldığını, bazıları ise hiper uzayda amaçsızca titreşerek uçan bir balon gibi olduğunu düşündüler.
Eğer bu size yeterince sürrealist gelmediyse, bir de ileri sürülmüş şu fikre bakalım; belki de11.boyutun diğer ucunda titreşim halinde olan bir başka evren (membrane universe) mevcuttur! İlk başlarda bu fikir çok ciddiye alınmadı ama zamanla tekrar ele alındı. Fizik, şu soruyu sordu; “evrenimiz gerçekten de tek evren mi, yalnız mı?”
BİRDEN FAZLA EVREN:
Bu sorgulama Lisa Randall ile başladı ( kaya tırmanışı yaparken şöyle diyor): “İnsanlar kayaya bakıyorlar, tabii ki fiziksel olarak o bir taş. Küçük birşey üzerinde odaklanabilirsiniz. Ben, bu kayaya tırmanırken problem çözmeyi, oyunları bazı şeyleri tespit etmeyi seviyorum."

 Randall bu açıklanmasında zor olan bir fenomenden (olaydan) çok etkilendi: “yerçekiminin zayıflığı” (weakness of gravity). “Doğada pek çok çeşit kuvvet bulunmaktadır. Çoğunu bir şeklide anlayabiliyoruz, ve bir de şu yerçekimi var, çok farklı gözükmekte. Yerçekimi kuvveti diğer kuvvetlere göre aşırı zayıf bir kuvvet. Belki şimdi etrafınıza bakıp “yerçekimi o kadar da zayıf bir kuvvet olarak gözükmemektedir”diyebilirsiniz. Fakat şöyle bir düşünürseniz; tüm yeryüzü sizi kendine doğru çekiyorsa da siz yine de bazı şeyleri kaldırmayı başarabiliyorsunuz.”


Nima Arkani-Hamed: “Yerçekimi günlük hayatta o kadar da zayıf gözükmemektedir. Bizim ayağımızın yerde sabitlenmesinden, dünyanın güneş etrafında dönmesinden sorumludur ancak gerçekten de yerçekimi diğer kuvvetlere nazaran oldukça zayıf bir kuvvettir. Mesela alın bir tane buzdolabı mıknatısını ve metal bir kalemin ucuna yapıştırın. Göreceksiniz ki mıknatıs kalemi yukarı doğru çekecektir. Burdan da anlaşıldığına göre küçük bir mıknatıs kuvveti yerçekimini yenebiliyor.”

Randall: “Yerçekiminin zayıflığını açıklayan pek çok yeni fikir var. Extra boyutları bir açıklamış olsak…”

“M” teorisi ortaya atıldığında, Randall ve arkadaşları yerçekimi ile bir açıklama getirip getiremeyeceklerini merak etmekteydiler: Acaba yerçekimi bizim evrenimizden 11. boyuttaki uzay boşluğuna mı sızmaktaydı?

Nima Arkani-Hamed: “yerçekimi gerçekte oldukça diğer pek çok kuvvet kadar güçlü bir kuvvet olmasına rağmen zayıf gözüküp, algılanabilir. Çünkü yerçekimi gördüğümüz ya da görmediğimiz tüm extra boyutlara yayılmaktadır.”

Randall, yerçekiminin bizim zar evrenimizden (membrane universe) nasıl uzay boşluğuna sızdığını ölçmeye bulmaya çalıştı. Ancak, bu fikrini işleme sokamadı. Sonra bir teori duydu bu teoriye göre 11. boyutta başka evrenler de olabilirdi. Şimdi gerçekten de garip bir düşünceye sahip oldu; “Ya yerçekimi bizim evrenden sızmıyorsa ve başka evrenden bize geliyorsa o zaman yerçekimi diğer kuvvetler kadar kuvvetli olabilir.” Bize ulaşana kadar zayıf bir düşünce olan bu fikir, Randall’ın tekrar hesaplaması ile gerçeğe uygun hale gelmiştir.


Randall: “Ya iki tane evren varsa; bir tanesi bizim gördüğümüz ve diğeri de bizim algılayamadığmız ve ne çeşit kuvvetlerden yapıldığını ve oluştuğunu bilemediğimiz… Eğer biz 11.boyutun herhangi bir yerinde yaşasaydık, yerçekimini kuvvetini pek göremeyecektik. Çünkü daha çok diğer yandaki zarda açığa çıkmakta olacaktı. Biz yerçekiminin sadece kuyruğunun ucunu görüyoruz!!!”
“Yerçekiminin zayıflığı” ancak yeni bir fikri ortaya koyarak olabilecektir. O da “PARALEL EVRENLER”dir. Randall’ın fikri pandoranın kutusunu açmıştır. Şimdi dünyanın her yanındaki fizkçiler 11. boyut üzerinde yoğunlaşıp bu konuda çalışmalara yönelmişler ve her defasında da mükemmel bir açıklama ortaya çıkmıştır. O da “paralel evrenler”… her defasında baktıkları 11. boyutun her noktasında açığa

çıkan şey paralel evrenlerdi...
PARALEL EVRENLER:
“Bize paralel olan diğer evrenler belki de bizim evrenimize çok yakındılar. O kadar yakın ki farkında bile olamamıştık!” “Belki de tamamen çok farklı doğa kanunları ve kuvvetler bulunmaktaydı diğer evrenlerde. Bu sonsuz evrenlerde sonsuz cüzlerde sonsuz yaşam formları olabilir.” “Bazı evrenler tıpkı bizim evrenimiz gibi görünebilir. Tek şey hariç o da siz orada değilsiniz!”


“M”teorisi gittikçe garip bir hal alıyordu. Acaba evrenimizdeki her şeyi açıklayan bir teori olabilir miydi? Eğer böyle bir şey kabul edilirse bu teorinin hiçbir teorinin açıklayamadığını açıklıyor olabilme şansına sahip olacaktı ve büyük patlamadan bu yana tartışılan “teklik” konusuna da bir bakış açısı getirebilirdi. “M” teorisi bunlara cevap olarak ortaya çıkmak üzereydi ve “paralel evrenlerde bu teorinin kalbinde, merkezindeydi.”

2001 yılın başlarında oluşan bilgi;11. boyutun zar evrenlerin içine doğru süzüldüğü sakin, huzurlu bir boyut olduğudur. Ancak Burt çok daha heyecan verici bir fikir ortaya attı; “Evrenler 11. boyuta doğru azgın devası dalgalar gibi hareket etmekteydiler.”

“Bu evrenler hareket halindelerdir. Tıpki diğer herşeyin hareket ettiği gibi… Aslında hareket için fazla yerleri de yoktur ya bu evrenler birbirinden ayrılarak ya da birbirine doğru çarparak hareket edebilirler. Beni ilgilendiren eğer evrenler birbiri ile çarpışırsa ne olurdu?”

Yeni nesil kozmologlardan Neil Turok, Burt’ün fikrinin merak uyandırıcı bir fikir olduğunu ancak kendisinin ve arkadaşlarının başka bir fikri olduğunu bildirdi. Onlar hala kozmolojinin büyük problemleri ile boğuşmaktadırlar: “Bir başlangıç varmıydı? Büyük patlamadan önce zaman mevcut muydu? Evren nereden gelmekteydi, nasıl oluşmuştu?” bu soruların ötesinde onlar daha büyük bir sorunun cevabını bulamaya çalışmaktaydılar: “Acaba büyük patlamaya ne sebep olmuştu yani “TEKLİK” konusu.”

“Hiç kimse “TEKLİK” konusuna bir çözüm getirememiştir. Hiç kimse büyük patlama öncesine gidip bir açıklama getirememiştir. Bu çok da tatmin edici bir durum değildir. İşte bu kozmoloji için en derin problemdir. Eğer “TEKLİK” konusunu çözebilirseniz, evrende seyrinizi daha anlamlı bir sekilde sürdürürsünüz. Turok ve arkadaşları fikirlerini bütünüyle açıkladıklarında kozmologlar bu probleme asla bir çözüm bulamayacaklarını düşünerek neredeyse tamamen vazgeçmek üzereydiler. Cambrigde’deki bir konferansta “M” teorsinin öncüleri biraraya gelerek bu konunun öne sürülen fikirlerini oratay koydular. Burt bu konferansın yıldızıydı. Onun 11. boyutla ilgili açıklamaları fizikçilerin ve kozmologların ilgisini çekmişti.

“ Biz pek çok fikirden etkilendik. Ancak özellikle Burt’un açıklamaları bizi derinden etkiledi.”

Konferansın son gününde Neil Turok, Paul Steinhardt ve Burt biraz ara vermeye karar verdiler ve bir tiyatro eserini seyretmek için Kopenhag’a trenle gittiler.

Burt: “ Londra’dan trene atlayıp Kopenhag’a bir oyunu izlemeye gittik. Trende tabi ki konferanstaki fikirleri konuşmak için zamanımız vardı.”

Seyahat esnasında tabii ki fikirleri konuşacak zamanları vardı. 3 fizikçi ve bir tren…
Konu ise evrenin en büyük sırrı: “Büyük patlamaya ne sebep oldu?”

Neil Turok: “Paul ve Burt’le oturmuş, fikir paylaşımı yapıyorduk.”

Paul: “ aramızdan biri galiba ben dedim ki; neden evreni bir patlama olmadan yaratamıyoruz. Eğer böyle bir şey yaparsan, o zaman tüm madde radyasyonunu yaratabilirsin, dedi arkadaşlardan biri galiba Neil’di. Birimizin fikirlerini tamamlayıp durduk.”

Burt: “ Bu fikir paylaşımı devam ettikçe en azından ben bir sürü fikir patlaması yaşıyordum; evreni etkileyen tüm etkiler ve tıpkı iki elimin birbirine çarpması gibi bir çarpma olabilirdi bu büyük patlama….”

Neil: “ Büyük patlama paralel dünyaların arasındaki bir çarpışma olabilirdi.”

Ama nasıl bu çeşit patlama dünyayı yaratmıştı? İçinde yaşadığımız bu evren küme küme maddelere sahipti; yıldızlar, galaksiler. Şimdi açıklamaları gereken bir konu var: Nasıl iki paralel evren çarpışması kümeler halindeki maddeyi yaratmaya devam etmektedir? Acaba açıklanması gereken zarla ya da zarlarla ilgili bir şey mi var?

“İnsanlar zarı mükemmel düz tabakalar, geometrik düzeyler şeklinde görme eğilimindeler. Bence bizim için net olan şey bunun böyle olmadığı. Zarın ya da zarların mükemmel derecede düz olmaması lazım. Onun dalgacık şeklinde girinti ve çıkıntıları var.”

“Her bir zarın yüzeyinde dalgacıkları, girinti ve çıkıntıları vardır. Dolayısıyla iki zar bir araya geldiğinde aynı yere aynı anda çarpmazlar kıvrımlarından dolayı. Onlar değişik zamanlarda değişik yerlere çarparlar. Çarpışma olduğunda giriniti ve çıkıntıları maddeye çevirir.”

Paralel evrenler 11. boyuta doğru dalgalar şeklinde hareket ederler ve herhangi bir dalga gibi bunlar dalgacıklar şeklinde hareket ederler ve büyük patlamadan sonra dalgacıklar maddeye yön vermektedirler.

En sonunda evrenimizin doğuşu hakkında tam bir açıklamaya sahip oldular. Şimdi onlar daha derin bir şey yapabilirler. Onlar fizik kanunlarını geçmişe büyük patlama anına ve diğer tarafa doğru geri alabilirler.

“TEKLİK”i açıklarken, zarların varlığının büyük patlamadan da önce ve zamanın olabilirliğini ifade etmektedir. Zaman incelenebilir “TEKLİK” ten bakılarak.”

“Zamanda geriye çok geriye taa genişlemenin olduğu yere kadar gidilebilir ve daha sonra başka bir dünyaya (boyuta)olabilir.”

“Zarlar birbiri ile çarpışınca bu çarpışma “M” teorisi kapsamında açıklanabilir. Şimdi bu matematik ve bilimle açıklanabilir.”

“TEKLİK” “yok” olmuştu ve bu bir saatlik tren yolculuğunda farkedilmişti. Bu fikir öylesine yeni ki daha yeni yeni tartışılmaya başlanmıştır. Ancak kabul görüldüğü takdir de Einstein’in kayıp teorisi de ortaya çıkmış olacaktır. Yani “M” teorisi evrendeki her şeyi açıklıyor olacaktır. Ancak bu uzun arayış belki de bir şeklide başka bir açıklama ile karşı karşıyadır: “Sonsuz sayıdaki zarlardan birisi, pek çok evrenden bir tanesi ve çoklu evreni yaratandır.”

“Sonsuz sayıda evrenler ve her birinin kendine ait fizik kanunları olabilir. Büyük patlamalar her an olmakta ve evrenimiz genişleme sürecinde olan diğer zarlarla, evrenlerle bir arada aynı anda varolmaktadır. Evrenimiz, diğer köpüklerin de okyanusu olan okyanusta yüzen sanki bir köpük, kabarcıktır.”

Ancak, bu hikâyenin pek de sonu sayılmaz. Bazıları “herşeyin teorisini” kullanmakta ve Fizik çevreleri, evren hakkında herhangi bir gizemin ve cevaplanmamış sorunun kalmaması için çalışmalarını sürdürmektedirler.


“Yeni evreni nasıl yaratabiliriz”sorusu kapsamında laboratuarda çalışmalar yapıyoruz. Bu yeni evren büyüdükçe, geliştikçe kendi mekânını oluşturacak ve çok küçük zaman birimi içerisinde kendisini evrenimizden uzaklaştıracak ve evrimleşerek izole olmuş yani yalnız kalmış ama evrenimize çok yakın, büyüyen kozmik oranlarda ve sınırsız bir seyri olacaktır.”
Devamı gelecek!

Bilim Kurguda ki Paralel Evren